Borsamatik

Finans Merkezine bir iktisadi yönetim ekolü lazım

Ekonomi köşe yazarı, yönetim danışmanı Yrd. Doç. Dr. Cüneyt Dirican, Türkiye ve dünya piyasalarındaki önemli gelişmeleri Borsamatik okuyucuları için değerlendirdi.

Haberi Paylaş

Kapat

Hata mesajı

2016 yılına girerken birçok kur tahmininde 3,5 TL ve üzeri işaret edildi. 2,50’lerden başlayan hareket aslında 3 TL civarında teknik olarak tamamlamıştı ama birçok köşe ve kişi davranışsal finansın etkisinde bunu göremedi. Önümüzdeki dönemde İngiltere’nin AB üyeliği kararı, ABD başkanlık seçim sonucu FED’in faiz kararından ve iç piyasadaki dinamiklerden daha çok piyasaları etkileyebilir.

Cüneyt Dirican, 1990 Saint Joseph Fransız Lisesi mezunu. Yükseköğrenimini Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü’nde tamamladı. 2000 yılında Türkiye’nin ilk “Internet Bankacılığı” akademik tezini ve 2005’te halen Türkiye’nin ilk ve tek “Posta Bankacılığı ve Postbanklar” doktora tezini yazdı. Yine Türkiye’de “Uzay Ekonomisi, Robotik ve Yapay Zekânın İş Dünyasına ve Ekonomiye Etkileri” ve “Merkez Bankalarının reel sektör firmaları ile doğrudan işlem yapması” konulu makaleleri ile bir ilke imza attı. Birçok finansal kurumda çeşitli kademelerde görev alan Dirican, 2009 yılında Peppers & Rogers Group Yönetim Danışmanlığı firmasında yönetici danışman ve Innova Bilişim Çözümleri’nde Türk Telekom Grup’ta stratejik iş geliştirme yönetim danışmanı olarak görev yaptı. Türkiye’de ve Ortadoğu’da farklı kurumsal projelerde yer aldı.

Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü Bankacılık ve Finans doktorası ve Sermaye Piyasası ve Borsa yüksek lisansı bulunan Yrd. Doç. Dr. Cüneyt Dirican, halen İstanbul Arel Üniversitesi’nde lisans ve lisans üstü dersler vermeye devam ediyor. Çeşitli kurumlar, odalar ve sektörel eğitim birliklerinde (TBB, TSEV, İTKİB, İSKİD, SPL, vb.)  dersler veren Dirican, kurumsal gelişim alanlarında kurucusu olduğu Ekol İstanbul’da danışmanlık ve yönetim / KOBİ koçluğu yapıyor. KOBİ’lere danışmanlık ve koçlukta yasal markaları ile sertifikasyon ve franchise veriyor. Köşe yazarlığı yapan Dirican, Fransızca ve İngilizce biliyor ve Finans Kulüp üyesi. Bankalarda ve KOBİ’lerde Nakit Yönetimi Uygulamaları kitabının da yazarı.

Cüneyt Dirican, 2017 sonrasını, 2016 yılının ikinci yarısını ve son gelişmeleri Borsamatik okuyucuları için değerlendirdi.

“Maraton koşmayı hatta Triatlonu öğrenmemiz lazım”

2023’de ilk 10 ekonomiden biri olabilir miyiz?

En kötü hedef hedefsizlikten iyidir. Türkiye’nin bir vizyonu olması, vizyona bağlı hedeflerinin olması, hedeflerini destekleyecek marka ve iletişim becerilerine sahip olması güzel şeyler. Matematiksel olarak bu senaryo iki şekilde mümkün. Bugünkü GSYİH rakamımız ve yıllık büyüme hızımız ışığında konuyu değerlendirirsek, kur etkisi ile GSYİH’mız Dolar bazında geriledi. 2023 yılına geldiğimizde 2 trilyon Dolarlık büyüklük hedefine ulaşmak için GSYİH’da Dolar cinsinden her sene en az yüzde 12 büyüme sağlamamız lazım. Çin’in küçülen ekonomisinin yüzde 6, dünya ekonomisinin yüzde 3 büyüyebildiğini hatırlarsak bu durumda senaryoyu gerçekleştirebilmek için kuru kullanmak lazım. GSYİH 2023 yılına kadar TL cinsinden her sene yüzde 10 büyürse, kurun 2,5 TL ve altı olması halinde yine 2 trilyon Dolar hedefe ulaşmak mümkün. Aslında Big Mac Index TL’yi 2 TL olarak işaret ediyor ama bu aslında et fiyatlarının Türkiye’de çok yüksek olmasından dolayı yani gerçek bir Satın Alma Gücü Paritesi karşılığı olarak düşünmek sağlıklı olmaz. TL değer kazanabilir mi? Kur ve ticaret savaşlarında özellikle FED’in faiz arttırmak zorunda kaldığı bir ortamda bu ancak başarılı ve stratejik bir ekonomik planlama ile sağlanabilir. Bunun olması için bugün konuştuğumuz İstanbul Finans Merkezi, sermaye piyasaları, yüksek teknolojili uzay ürünleri ve daha da önemlisi danışmanlık gibi bilgi hizmetlerinin ihracı gibi birçok konuya daha farklı yaklaşmak, değerlendirmek ve uygulamak gerekiyor. 100 metre koşucusu olarak madalya almak güzel ama 42 kilometre dayanmaya da günümüzde sürdürülebilirlik deniyor.

“Girişimciliği teşvik etmek güzel ama fazlası lazım”

Bunlar nasıl olacak kısmını biraz açabilir misiniz?

KOBİ’ler ve girişimcilik tüm dünyada teşvik ediliyor. Bizde Kredi Garanti Fonu, KOSGEB destekleri, Eximbank ve Kalkınma Bankası kredileri, EBRD ve benzer fonlar, TÜBİTAK ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı, Kalkınma Ajansları gibi birçok başlıkta KOBİ’lere ve girişimcilere destekler veriliyor. Ancak, KOBİ’lerin ölçek, yetkinlik, insan kaynağı gibi unsurları dikkate alındığında, birçoğunun ya bu başlıklardan haberi yok ya da bu başvuruları yapabilecek, dosyaları ve bilgileri hazırlayabilecek bilgisi yok. Piyasada bu anlamda boşluğu dolduran danışmanlıklarda ise aslında olmaması gereken durumlar (ya destekten komisyon alarak ya krediyi çıkarmayı taahhüt ederek ya da taahhüt etmesi istenerek) ile bu teşvikler kullanım amacı dışında faydadan çok maliyete doğru götürüyor. Başvuru için eğitimlerin bu kurumlarca başvuru sahiplerine bedava verilmesi güzel ama strateji ve eylem planlarında bunların tabana nasıl yayılabileceğine/duyurulabileceğine dair bir satış, pazarlama gücü detaylı bir şekilde yer almıyor. Ticari bankalara bu konuda finansal aracılık rolü ile başvuru, bilgi ve belge aktarımı gibi görevler verilmiş ancak çoğunun KDV gününü bilmediği, fiyatlama yetkisi elinden alınmış ve merkeze çekilmiş, TFRS’ye göre finansal tablo tutmakla mükellef olan ve olmayan işletme tiplerini bilmeyen, muhtasarı kendi bordrosunda bile hesaplamamış/görmemiş portföy yöneticilerine, müşteri temsilcilerine danışman rolü biçmeye kalkmak fazla iddialı. Yani, Girişimci, Kadın, Çiftçi, Esnaf veya KOBİ Bankacılığı demekle bitmiyor bu iş. IFC’nin dediği gibi “KOBİ Bankacılığı salt KOBİ kredileri değildir.”

Başlangıç için öncelikle global markalar yaratmamız lazım. Ama bunu yapabilmek için önce kurumsal firmalara sahip olmamız lazım. Türkiye’de SGK verilerine göre 500 personel üzerinde işçi çalıştıran firma sayısı 1300 civarında. Halka açık firma sayımız BİST’te 300’e kadar düştü. Sermayeyi tabana yaymadan, kuşaklar arasındaki sağlıklı geçişleri, sürdürülebilirliği sağlamadan, 3,5 milyon kayıtlı işletmenin 3 milyondan fazlasının mikro veya küçük işletme olduğu bir yerde marka çıkarmak zor. “Başka yerde şubemiz yoktur” bir sıkıntı ama öte yandan bir kuruyemişçi veya kontör satan bir büfe niye markalaşmak veya şubeleşmek istesin, franchise vermek istesin ki. Sonra Türk Patent Enstitüsü’nde yapılması gerekenler var. Marka harç ve başvuru bedelleri çok yüksek. Bir KOBİ ya da girişimci markasını tescil ettirmek istese neredeyse Ticaret veya Esnaf Odası’na kuruluşta beyan ettiği sermayesi kadar ücret ödüyor. NACE/NICE kodları da cabası. Anaokulu ile bir kurumsal eğitim/danışmanlık firması aynı alanda (eğitimde) faaliyet gösteriyorlarsa, markada bir kelime çakışsa markayı üzerinize alamıyorsunuz. Bugüne kadar hiç global bir anaokulumuz oldu mu? Peki, bir de dünyada faaliyet gösteren danışmanlık (Big Five) ve kurumsal eğitim markalarını düşünelim. Tır taşımacılığı ile okul servis taşımacılığı aynı alanda diye markanıza tescil alamama riskiniz var. 

Sonra bilgi ihracı var. Hizmeti yurtdışında yerleşik bir yabancı işletmeye Türkiye’de verirseniz bu ihracat sayılmıyor. KKTC’de yerleşik bir bankaya eğitime giderseniz ihracat, aynı Lefkoşe’de bir Türk Bankasının şubesine eğitime giderseniz değil. Internet çağındayız. Bu kadar iletişim mecrasında bilgi gibi soyut bir hizmeti hala fiili olarak arıyor olmanın tezatını ayrıca ülkeye know-how transferi açısından da değerlendirmek gerekiyor. İnşaat sektörüne destek için yabancılara konut satışını KDV’den muaf tutmayı tartışırken döviz getirecek diğer sektörleri gözden kaçırmamak lazım. İnşaat, Turizm, Otomotiv’in ana lokomotif olduğu ekonomimizde ve ihracatımızda Yunanistan’ın Denizcilik ve Turizm örneğini unutmamamız gerekiyor. Portföy yatırımları ile dış ticaret ve cari açığı finanse etmek yerine bilgi, robotik, yapay zekâ gibi yüksek teknolojilerinde ihracatı, gelirlerde sektörel çeşitlendirmeyi değerlendirmemiz gerekiyor. Mesela Türkiye’deki kurumsal ölçekli firmaların yüzde 100 Türk sermayeli ve ortaklı bağımsız denetim firmalarınca denetlenmesinin özendirilmesi bir örnek olabilir. Sonuçta, IFRS, GAAP standartları dünyada belli ve Kamu Gözetim Kurumu’nun bağımsız denetim şekil şartları da herkese eşit ortada. Kamuda alınan danışmanlıklarda da işin ölçeğine göre bu durum dikkate alınabilir. Sürekli Eğitim Merkezlerimizi nasıl HBR yapabiliriz diye konuya yaklaşmak lazım.

Son olarak bir diğer örnek KOBİ Koçluğu. Koçluk artık bir meslek ülkemizde. Ancak yaşam koçunun temel standartları ile işletmelere koçluk vermek mümkün değil. Maalesef piyasadaki birçok olumsuz deneyim işletmeleri bu tarz dış kaynak desteklerini almakta çekimser bırakabiliyor. KOBİ Bankacılığı için belirttiğimiz unsurlar burası için de geçerli. Pazarlama karması, bilanço ve gelir tablosu, proje yönetimi, örgütsel davranış bilmeyen danışman ve koçlar yerine salt iletişim veya satış bazlı, spritüel yaklaşımlar ile kariyer veya işletme koçluğu denemelerini maalesef yaşamış işletme ve çalışan örnekleri bulunuyor. Astronomi ile astroloji arasındaki fark gibi bu alanlarda da farkındalık gerekiyor. SPK, SEGEM, SMM gibi bu konularda da sertifikasyon ihtiyacı var.

“İstanbul Ekolü Yatırım Paradoksunu çözmemiz lazım”

Türkiye’ye sermayeyi nasıl çekeriz?

Aslında yabancı sermayeden çok yerli sermayeyi büyütmemiz lazım. Ancak OECD ülkeleri içinde tasarrufları en düşük ülkeyiz. Milli Gelir’de orta gelir tuzağını aşamıyoruz. Bunun da aslında iki temel sebebi var. Üretmek ve sermayeyi tabana yaymak. İkisinde de başarılı olduğumuzu söylemek zor. TV’lerdeki yarışma programlarının çoğu aslında toplumsal önceliklerimizi ortaya koyuyor. Hızlı yoldan sonuca ve ödüle ulaşmak. Bilgiye dayalı yarışma programlarından çok gelin, evlilik programları var. Üretmeden başarıya ulaşmış bir sanayi toplumu örneği henüz iktisat biliminde ve insanlık tarihinde yok. Gençler mezun oldukları üniversite dalında artık genelde pek çalışmak istemiyor. Meslekler, şirketler, sanayi ve bilgi toplumu, insan kaynağı yönetimi arasında büyük boşluklar var. Bugün mezun olan bir üniversiteli ilk net maaşından daha fazlasını evlere temizliğe desteğe gittiğinde alabilir durumda. Bunu sadece asgari ücret rakamı ile açıklamaya çalışmak ise iyimserlik veya topu taca atmak olur. Finans merkezi olmak isteyen İstanbul’un kalifiye işgücü açısından daha yapması gereken çok başlık ve öncelik var. Arzu edenler ve konunun tarafları ekli linkteki ilgili akademik makalemden detaylı olarak inceleyebilirler. 

Sermayeyi tabana yaymak için BİST’te daha farklı stratejiler gerekiyor. İnsan kaynağı bunların en başında yer alıyor. Öte yandan kurumsallaşma, mevzuatta yalınlık, ürün ve pazar çeşitliliği gibi başlıklar var. Temettü borsacılıkta ilk getiri beklentisidir. Temettü dağıtmakta zorlanan bir borsada hala halka arz için son 2 yılda kar etmiş olma şartı getirmeyi sorgulamak bir başlangıç noktası olabilir örneğin.

En önemlisi, Finans Merkezi adayı İstanbul’a bir iktisadi yönetim ekolü (okulu) lazım. Aynen Avusturya İktisat Okulu, Wharton, London School of Economics, Harvard Business School gibi. İstanbul Ekolü diye bizim yola çıkmamızın sebeplerinden biri de bu. Akademik ve profesyonel tecrübeyi harmanlayarak bilime ve piyasalara katkıda bulunabilmek. Revize edilen doçentlik şartları da aslında artık bunları daha çok gerektiriyor, yani daha fazla sanayi üniversite işbirliği. Önermede bulunduğumuz İstanbul Ekolü Yatırım Paradoksu ise sorunun esas cevabı. Bütçe açıkları azalan kamunun daha az finansman ihtiyacı var ve faizlerdeki düşüşe paralel olarak getiri fırsatı sunan diğer sermaye piyasası ürünlerinde, örneğin sukuklar, şirket bonoları, pay senetlerinde çeşitlilik sunamadık. BİST’in % 80’den fazlası (kamu) borçlanma piyasası enstrümanlarından oluşuyor. Sermaye bu anlamda doğrudan veya portföy yatırımı olarak ortak olunabilecek kurumsal işletme sayısının azlığı nedeni ile gelmekte zorlanıyor. Kamunun borçluluğu azalırken ülkeye sermaye girişinde bir azalmaya dolayısı ile bir paradoksa neden oluyor. Benzer bir paradoks ise insan kaynağı ve 4. Sanayi Devrimi özelinde var. Maliyetlerini kontrol etmek isteyen işletmeler robotik, yapay zekâ gibi üst düzey teknolojilere daha çok yatırım yapacaklar. Türkiye’de işgücü göreceli olarak ucuz olduğu için belki işsizlik gibi bir makro veride gelişmiş ekonomilere göre daha iyi olacağız ama 4. Sanayi Devriminde bu nedenlerle bir yüzyılı daha ıskalama riskimiz yüksek.

İstanbul Ekolü olarak ikinci iddiamız odur ki, Uzay Ekonomisi Çağına çoktan girdik. Hindistan bu hafta uzay yarışına yeniden kullanılabilir uzay gemisi ile katıldı. Tesla’nın, Paypal’ın kurucusu ve CEO’su Elon Musk’ın SpaceX firması Uluslararası Uzay İstasyonuna ticari kargo gönderiminde NASA tarafından seçilen 3 şirketten biri. Google’ın insansız arabasına karşı ihracattaki payı ile Bursa’yı yeniden gözden geçirmemiz gereken bir dönemdeyiz. Pepper adlı robot Bank of Mitsubishi Tokyo’dan sonra geçen hafta ödeme sistemlerinde Mastercard tarafından denenmeye başladı. Yatırım bankacılığı, özel bankacılık, bireysel emeklilik gibi birçok alanda robotlar, yapay zekalı makineler yıkıcı bir dönüşümle geliyor. Liderlik becerilerini sorgulamamız gereken bir dönemdeyiz, sadece bu yeni tabloyu yönetmek için değil çünkü yöneticimiz artık bir yapay zekâ olabilir. İşte BİST’te geçtiğimiz aylarda konuşulan piyasa tabiri ile “Herif” örneği. Bunlar henüz text bazlı SMS atabilen ilk cep telefonları, aperatif yani.

Buraya kadar bahsettiklerimiz bardağın boş tarafı değil, pesimizim yaratmak değil amacımız. Bunlar aksiyon alınması gereken öncelikli başlıklar arasında, onu anlatmaya çalışıyoruz.

“Dünya piyasalarında dönüşümün başlamasına az kaldı”

2016’nın ikinci yarısında ve 2017 sonrasında piyasaları neler bekliyor?

Haziran’da iki önemli gelişme bekleniyor. FED’in olası faiz artışı ve olası Brexit. Daha önceki röportajımızda FED faiz arttırmak zorunda demiş ve nedenlerini sıralamıştık. Aslında FED’in bilanço rakamları hala aynı, açık piyasa işlemleri ile bilançosundaki kâğıtların vadelerini TWIST ile yenilemeye devam ediyor. Hatta 200 milyar Dolar fazla emisyonu bile var. Risk primi artışı nedeni ile getiriyi yükseltmek, hızla artmaya devam eden tüketici kredilerinde dolaylı olarak frene basmak gibi nedenlerle faizi seçimlere kalmadan bir çıt daha arttıracak. Ama bu mecburiyetten yoksa ABD ekonomisi iyiye gittiğinden değil. Artan tüketici kredilerine rağmen kapasite kullanımının, perakende satışların, sanayi üretiminin artmıyor olması aslında tek kapıya götürüyor bizleri. Öğrenci kredilerinin de 1,5 trilyon Dolara gittiği (ve öğrenci kredilerinin geri ödemesi) dikkate alındığında borcu borçla kapayan, yarı zamanlı çalışmayı kabullenmiş ve ailesi ile tekrar yaşamaya başlamış bir ekonomide bir kurtarıcı arandığı aşikâr. Meksika sınırına duvar örme, mültecileri sınır dışı etme veya kabul etmeme gibi tipik muhafazakâr ABD vatandaşı oylarına oynayan Trump’ın şansı bu anlamda çok yüksek. Başkan adayları arasında vergi hanesi boş geçen bir işadamı olarak dünyanın en borçlu ülkelerinden birinde vergilerin yakinen takip edildiği ancak artık daha fazla alınamadığı bir ülkede, ABD Hazinesi (tahvilleri) ve dünyanın en (Hazine) bağımlı Merkez Bankası FED tarafından (Dolar arzı) fonlanan esnafın ve vatandaşın idolü olarak görünmesi mümkün. Apple gibi yurtdışındaki üretimleri ABD’ye kaydıracağını ve ekonomiyi canlandıracağını söyleyen Trump, esnafa ve KOBİ’lere mavi boncuk dağıtırken, bunun olması halinde dünya dış ticaretinde dolayısı ile kurlarda daha büyük bir dalgalanmaya sebep olacak. Ancak, kendisinin de ifade ettiği gibi Hazine ve FED operasyonlarında zaten sona gelinmiş durumda. Dış politikada farklı bir tarz izleyeceği de belli. Peki, Sanders gelirse ne olur, mevcut küresel statükoda dalgalanmalar devam eder, bugün Venezüella yarın Yunanistan olur, IMF’de maaşlar işlemeye devam eder, uzatmalar penaltı atışlarına kalır. Aslında kim gelirse gelsin fark etmez, 70 trilyon Dolar dünya ekonomisine karşılık 700 trilyon Dolarlık finansal piyasa büyüklüğünü kapatmak çok zor. Burada da yapısal dönüşümler şart. Mesela KOBİ’lere,  şirketlere gitmekte zorlanan Merkez Bankalarının likiditesini doğru kanala ve yatırımlara, oradan istihdama çevirebilmek için Merkez Bankaları reel sektör firmaları ile doğrudan işlem yapabilmeli. Reel sektör firmalarından şekil şartı, rating, teminat gibi esasları sağlayanlar kendi aralarında ve Merkez Bankaları ile ödünç para piyasasında işlemler yapabilmeli, finansal aracılık maliyetlerini düşürebilmeli. Yoksa bir sonraki küresel krizde artık batan merkez bankalarını da görmek münkün olabilecek çünkü onların da güçleri bir yere kadar. Bankacılık demişken 2018’de devreye girecek Basel 3 ve yeni muhasebe standartları ile bankacılık kredi vermekte sermaye yeterliliği nedeni ile daha da zorlanacak.

İngiltere’nin AB üyeliğinden çıkmasının etkisi FED’in faiz artışından daha fazla etki yapar. Euro/USD paritesi teknik seviyesi 1,05’i öncelikle test eder. Belki de Merkel’in bitmiş AB hayaline alternatif olarak Avrupa’yı karşısına alma pahasına Türkiye’ye yanaşması da bu yüzden. Çin ve Rusya ile Japonya’dan çok medet ummamak lazım. Dünyada kartlar yeniden dağıtılıyor, petrol ve Suudi Arabistan bunlardan biri. Yeni normallere daha çok var. 

2017’den sonra bizde bu gelişmelerin sonuçlarını yaşarız. Türkiye olarak makro verilerimiz işsizlik oranı dışında parmak ısırtacak cinsten. Bölgesel belirsizlikler ve davranışsal finans dışında kurda öyle 3,75 veya 4’leri görmek ancak temennilerin gerçekleşmesi ile olur. Normalde kurun şu anki seviyeleri normal hatta daha düşmesi bile gerekiyor. Sebebi ise teknik olarak TL zaten USD/TL’de 3 TL ile hareketini tamamladı. 2013 yılı başından bu yana, yıllık ortalamada yüzde 8, üç yıllık toplamda yaklaşık yüzde 24 olan enflasyon oranımıza karşılık, aynı döneme göre Türk Lirası’nın Dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 70. “Satın Alma Gücü Paritesi” kuramına göre, iki ülke kurları/pariteleri arasındaki fark, ilgili ülkelerin enflasyon oranlarından hareketle hesaplanır. O zaman, aradaki bu yaklaşık üç katı farkı nasıl açıklayabiliriz? Ya enflasyon rakamlarımız gerçeği yansıtmıyor ya da kurda olması gerekenden fazla bir artış olmuş. Son üç senenin bu verilerine bakıp enflasyon ile kur artışı arasında %33’lük bir ilişki var dersek kabaca Big Mac Index’in işaret ettiği 2 TL seviyeleri aslında matematiksel olarak doğru demektir. Tabii, piyasada her şeyi rakamlarla açıklamak veya teyit etmek yanlış olur. Yatırımcılara önerimiz TCMB, Hazine, BUMKO, FED, ECB, BDDK, SPK, TUİK verilerine öncelikle bakarak bir karar almalarıdır. Sonuçta risk getiri algısı her yatırımcıda farklı olacağından verilerin yorumu da bizim yaptığımız gibi yorumcuya göre değişebilir.

Geleceğe yönelik planlarınızdan kısaca bahseder misiniz?

Kurumsal markamız Ekol İstanbul Profesyonel Bilgi Hizmetleri ile kurumsal gelişim, profesyonel eğitimler, yönetim danışmanlığı ve koçluğu, KOBİ koçluğu, özel rapor, rehberlik gibi dış kaynak kullanımlı bilgi hizmetlerimizde, yurtiçi ve yurtdışında Makedonya, KKTC, Almanya pazarlarında yaptığımız işlere, yakın coğrafyalarda yeni pazarlar eklemeyi düşünüyoruz. KOBİCoach, ESNAFCoach, PATRONCoach yasal markalarımızla, Odalar ve Birliklerde daha fazla yer almak, Konsoloslukların Ticaret Ateşeliklerine pazar analizleri ile danışmanlık desteği vermek öncelikli hedefimiz. Son kitabım “Bankalarda ve KOBİ’lerde Nakit Yönetimi Uygulamaları” Kriter Yayınevi’nden çıktı. Girişimci ve KOBİ’lerimize özellikle tavsiye ediyorum.

Hizmetlerimizi detaylı duymak ve KOBİ’lere koçluk / danışmanlık yapmak için franchise almak isteyenler www.ecoleistanbul.com veya www.kobicoach.com adresinden bize ulaşabilirler.



YORUM EKLE

Adınız, Soyadınız Mesajınız
Yorum Ekle

Bizi Takip Edin

Facebook Twitter G+ Linkedin